TEKNOLOJİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ

 

TEKNOLOJİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ

 

Anlamak anlamına gelen bilim ve yapmak anlamına gelen teknolojinin gelişim serüveni ilk insanın akıl, mantık ve duyu organlarını maddeye yöneltmesi ile başlar. Bilim ve teknoloji, serüveninin ilk gününden beri kabul gördüğü coğrafi bölgeler ve kültürler arasında seyahat eder ve gittiği her yere maddi gücünü de beraberinde taşır. Bilimin ve teknolojinin bu gücünü anlayan Büyük İskender, yaşadığı çağa siyasal damgasını vururken, İskender’den sonra gelen İslam dünyası da, yine bilim ve teknoloji aracılığıyla yaratıcının buyruklarını dünyanın dörtbiryanına taşır. İslam dünyasından sonra bilimi sahiplenen Avrupa, dünyayı kendisine sömürge yaparken, Amerika bilim ve teknolojinin gücü ile sömürgeciliği devralarak, hertürlü zehirli ürünleri deneyerek çöplük haline getirdiği gezeğenin koruyucusu rolünü üstlenir(!).
Bilimin ilk tohumlarını, M.Ö. 3000 yıllarında medeniyetin pırıltılarının görüldüğü Mezopotamya uygarlığında görüyoruz. Bu nedenle bilim ilk yolculuğuna doğu uygarlığından çıkar. Mısır uygarlığından sonra Batıya geçen bılim, önce İyonya’ya, sonra Atina’ya, Güney İtalya’ ya gider ve yeniden İskenderiye’ye döner. Roma İmparatorluğunun çökmesi ve Ortaçağ bağnazlarının muhteşem İskenderiye Kütüphanesini yakması ile yokolmaya yüztutan bilim, İslamiyetin doğuşu ile yeniden canlanır ve gelişir. 7. yüzyıldan 13. yüzyılın sonlarına kadar İslamiyetin himayesinde gelişen ve modern anlamda tohumları atılan bilim, yeniden Avrupa’da canlanmaya başlar. Avrupa’dan Amerika yolculuğuna çıkan bilim, bu yolculuğa çıkmadan önce teknolojiyi de koluna takar. Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin öncülüğünde Asya’ya da yerleşen ve yolculuğuna başladığı zaman toplumda pek yeri olmayan bilim, 20.yüzyılın sonunda oluşturduğu kendi toplumuna ve modern insanına Nemrutluğunu ilan eder.

Eski Mısır Dönemi

M.Ö.3000 yıllarında Nil ve Fırat kıyılarında rahiplerin yönetiminde yerleşik hayat yaşayan Sümerler, günlük yaşamlarında teknolojik ürünleri kullanıyor ve yaşamı daha kolaylaştırmak için çevreden görgüsel olarak bilgi topluyorlardı. M.Ö. 2500′li yıllara gelindiğinde ise çarpım tablosunu kullanıp, matematiksel bazı hesaplamaları yapıyorlardı [1]. M.Ö.2000 yıllarında Sümerler’den bilim meşalesini alan Babilliler, karekök, küpkök alma, ikinci ve üçüncü dereceden problemleri çözmek amacıyla bazı tablolar geliştirirler. M.Ö.1000 yıllarına kadar Sümerler ve Babilliler döneminde elde edilen bilgiler daha çok empirik bilgi düzeyinde kalır [2].
Eski Yunan Dönemi
M.Ö.1000 yıllarından sonra Ege kıyılarında yaşadıkları dünyaya anlam arama çabası ile felsefe yapan Yunanlılar tarih sahnesinde görülür. Yunanistan ve Güney İtalya’da yaşayan Yunanlılar, bilimin tohumlarını İyonya’da atar ve felsefe biliminin de öncülüğünü yaparlar. Bilinen ilk Yunanlı bilgin Milet’de yaşayan Thales’dir. İlgi alanı astronomi ve felsefe olan Thales, evrenin sudan meydana geldiği hipotezini ortaya atar. Thales, düşüncelerini Mısır gibi değişik ülkelere yaptığı seyahatlerden elde ettiği bilgiler ile yoğurur. Thales yaptığı seyahatlerle, farklı kültürlerin birikimlerini Yunan topraklarına taşıyarak bilimin ve teknolojinin gelişiminde en önemli bir görevi de yerine getirir. Thales’in öğrencileri Anaximender ve Anaximenes sayesinde, Yunanlıların doğa olaylarına karşı ilgisi artar ve böylece bilim tomurcuklanmaya başlar [3]. Ancak M.Ö.550′li yıllarda Perslerin Yunan topraklarını istilası ile tomurcuklanmaya başlayan bilimin yeşermesi bir başka bahara kalır.
Thales ve öğrencilerinin materyalist felsefesine karşın rasyonalist felsefeyi kuran Pythagoras M.Ö.530′li yıllarda Ege kıyılarından Sicilya’ya taşınır ve ünlü “Kardeşlik Derneği”ni kurar. Matematiği baştacı yapan Pythagoras’a göre, ‘evrenin yapı taşı sayıdır’. Pythagoras’tan etkilenen Herakletios ise ‘gerçeğin özü sayı değil değişmedir’ derken M.Ö.475 yılında yine Pythagoras’tan etkilenen Parmenides, ‘ Gerçeğin özü sayı değil olmadır ve olma, değişmeyen, hareketsiz, bitmeyen varlıktır’ der [4].

M.Ö.450 yıllarında materyalist ve rasyonalist akımların etkisi altında fikirlerini oluşturan Empedocles’e göre ise, ‘tüm varlıklar ateş, hava, su ve toprak olmak üzere dört elementten oluşur, bu elementlerin ilişkilerini sevgi ve nefret olmak üzere iki güç yönetir ve dünya bu gücün rastlantı sonucu çarpışmasından oluşmuştur’. Aynı dönemde yaşayan Demokritos yeniden materyalist bir yaklaşımla, ‘atomlar ve içinde döndükleri boşluk olmak üzere iki gerçek var’ der. Demokritos’a göre, ‘insan dahil herşey maddenin mekaniksel olarak birleşmesinden doğmuş nesnelerdir’. Demokritos ilk kez atom teorisini ortaya atarak ve insanı daha o günden maddeyle sınırlayarak bilim tarihinde yerini alır [2,3,5].

Pythagoras’ın ‘kardeşlik derneği’nin üyeleri olan çoğu bilgin, tartışma sanatı üzerinde uzmanlaşır ve Atina’nın hoşgörülü demokrasisi içerisinde fikirlerini rahatlıkla beyan ederler. Bunlar, çeşitli mantık oyunları ile doğru yanlış bakmaksızın muhatabı mat etmenin yollarını öğreterek geçimlerini sağlarlar. Sofistler adı verilen bu gruba karşı ilk başkaldırı Sokrates’ten gelir. Sokrates, ‘tartışmanın amacı insanı iyi, akıllı ve dürüst yapmanın yollarını araştırmak olmalı’ der ve siyasi otoriteyi rahatsız ettiği için darağacına gönderilen ilk bilginler arasında yerini alır. Sokrates, M.Ö.480′de ölen Konfiçyüs ve 479′da ölen Buda’dan 9 yıl sonra dünyaya gelir ve 399 yılında baldıran zehiri içirilerek öldürülür [2,3,6]. Böylece, maddi kaygılarla ve günü kurtarma düşüncesi ile hareket eden siyasi otorite, cinayetlerine bir yenisini daha eklerken, geleceği kurcalama ve maddeye anlam arama çabası ile hareket eden ve şehit olan bilginler listesine de bir yenisi daha eklenir.

Sokrates’in ölümünden sonra üzüntüsünden Atina’yı uzunca bir süre terkeden öğrencisi Platon (Eflatun), Atina’ya tekrar döndüğünde Akademisini kurup kapısına da ‘Buraya matematik bilmeyen giremez’ pankartını asar. Eflatun matematiğe verdiği önem kadar mistizme de önem veriyordu. Eflatun’a göre, ‘evren idealar ve olgular dünyası olmak üzere ikiye ayrılmıştı ve evren birtakım nesnelerin rastlantı sonucu birleşmesinden değil, akıllı bir yaratıcı tarafından oluşturulmuştu’ [2].

Eflatun’un öğrencilerinden Eudoxus hocası gibi düşünmüyor ve astronomi ile spekülatif kozmolojiyi birleştirerek evreni tanımlamada gözlemden bahseden ilk bilgin oluyor. Eflatun’un bir diğer öğrencisi, bilim tarihinde oldukça önemli bir yeri olan ve M.Ö. 384′de doğan Aristoteles’dir. Aristo’nun bilim üzerine etkisi yüzyıllar boyunca devam eder ve Ortaçağ boyunca hem İslam dünyasını hem de Batı kültürünü yakından etkiler.

Eski Yunan’da böyle gelişmeler olurken Çinliler kağıdı, barutu, pusulayı, baskı tekniğini ve abaküsü (ilk basit hesap makinası) bulurlar. M.Ö.246 yılında Çin İmparatoru Çü Huang-ti, ulusal birliğin sağlanması için tüm kıtapların yakılması gerektiğini söyler ve meydanlarda toplattığı tüm kitapları yaktırır [6]. Böylece siyasi otoritenin düşünceye karşıtlığı ve tahammülsüzlüğü daha bu tarihlerde ortaya çıkar.

M.Ö.334′de İskender’in 2. Yunan Kongresi’nde başkomutan seçilerek, Mısır’ı, Fenikelilerin tüm topraklarını ve Kudüs’ü alması, Pers İmparatorluğunu yıkması, İndüs’ü ele geçirerek Hint uygarlığını sona erdirmesi, Yunan düşüncesinin diğer kültürlerle tanışma olanağını sağlar. Büyük İskender (Zülkarneyn), sefere gittiği yerlere sadece veziri olan Aristoteles’i değil birçok bilim adamını da götürerek bilimsel gelişmelerin önünü açar. Büyük İskender gibi Eflatun ve Aristoteles de İbrahim dinine bağlı ve İslam şeriatinden idi [6]. Yine aynı dönemlerde yaşayan ve İskender’in sorması üzerine ‘Gölge etme başka ihsan istemem’ diyen, Eflatun’un ‘çılgın Sokrates’ dediği ve İskender’in ‘Eğer İskender olmasaydım Diogenes olmak isterdim’ diye iltifat ettiği Diogenes de erdemi yüceltir ve bilginlere büyük değer verirdi. Aristoteles, Lyceum’unu yine bu dönemde kuruyor. Büyük İskender’in himayesinde Yunanlılar metafizik nitelikteki spekülatif bilimden 300 yıl sürecek olan ve ‘Helenistik Çağ’ adı verilen gözleme dayalı emprik bilime yönelirler [2,3].

M.Ö.323 yılında Büyük İskender’in ölümünden sonra, Mısır’ın yönetimini eline alan Aristoteles’in öğrencisi general Ptolemy, hocasının Lyceum’unu örnek alarak meşhur İskenderiye Müzesi’ni kurar. Müze yüzlerce devletten maaşlı bilim adamını kadrosunda bulundurması nedeni ile günümüz araştırma merkezlerinin ilk nüvesi sayılır. Ayrıca müzede, yarım milyondan fazla kitabı olan bir kütüphane, gözlem evi, diseksiyon odaları ve bir de hayvanat bahçesi vardı [2]. İlk yüzyılı büyük bilimsel çalışmalara sahne olan müzede, Archimedes, Apollonius, Hero, Batylamus, Öklid, Hipparcus ve Erasosthenes gibi büyük bilimadamları yetişir ve aynı zamanda ders verirler. Müzede ders veren Apollonius, Parabola Hiperbola ve Elips gibi terimleri ilk kullanan bilimadamı unvanını alır.

M.S.101 yılında ‘Sen de mi Brütüs’ sözünün sahibi Julius Sezar, bilinen ilk gazeteyi çıkartır [6]. Bu tarihlerden sonra Yunan Bilimi geriler ve Avrupa Ortaçağ karanlığına gömülür. Kiliseye ters düştüğü gerekçesi ile bilim adına ne varsa yoketme süreci başlar. Birçok bilimsel kitap yakılır. M.S.389 yılında Piskopos Theophilus, İskenderiye Müzesi’nin ünlü kütüphanesinin bir bölümünü tahrib ettirir. 415 yılında da Patrik Cyril’in kışkırtması üzerine matematikçi Hypatia öldürülür. 525 yılında ise Eflatun’ un kurduğu Akademi, Justinian tarafından Hristıyanlığa aykırı sayılarak kapatılır. Aynı dönemde Roma’lı Boethius seküler (laik) nitelikteki yazılarından dolayı Kilise tarafından ölüm cezasına çarptırılır. Atina’daki okulların kapanması üzerine birçok Yeni-Eflatuncu bilgin İran’daki Jundishapur’a yerleşir ve Yunan düşüncesi ile Hint, İran ve Suriye kültürleri yeniden temas olanağı bulur [2,3,4].

İslam Dünyasındaki Gelişmeler

600′lü yıllarda doğup kısa sürede gelişen İslamiyet ile, Büyük İskender döneminde olduğu gibi bilim bir kere daha yeşerir. Kur’anda tabiatın incelenmesine yönelik olarak bulunan 750 ayetten ve Peygamber’in yolgöstermesi ile yaratıcının sırlarını arayan müslümanlar, deneye ve gözleme dayalı bilimin temelini atarlar. Bu dönemde Emevi Halifelerinden Muaviye bir milyon civarında kitabı barındıran “Darü’l-Hikme” yi (İlim Kültür Yuvası) kuruyor. Yine Halife el-Hakim, 400.000 ciltlik bir kütüphane kurarak bilim adamlarını Kurtuba’da toplar. 8.yüzyılın sonlarına doğru Halife Harun-el-Raşid, Aristoteles’in tüm kitaplarını, Galen ve Hipokrat gibi büyük bilim adamlarının bırçok eserini Arapçaya çevirtir [7]. Halife el Memun, Bizans’a ve Hindistan’a elçiler göndererek çevirmeye değer kitap aratır ve Bizanslıları yendiği savaşta, savaş tazminatı olarak sadece Eski Yunan Yazmalarını ister [7,8]. Böylece İslam dünyası, kendilerinden önce yapılan tüm bilimsel çalışmaları toparlayarak kaybolmasını önler ve daha sonra bu çalışmalar Arapça’dan Batı dillerine çevrilir. Endülüs Devleti’nin kurulması ile Musevi, Hristiyan ve İslam kültür geleneklerinin buluşması İspanya’yı bilim ve kültür merkezi haline getirir [2].
İslam dünyasında yetişen bilim adamlarından Cabir Bin Hayyan, ‘Kimyasal maddeleri, uçucu maddeler, uçucu olmayan maddeler, yanmayan maddeler ve madenler’ olarak dört grupta toplar ve modern kimyanın kurucusu olarak bilinen Lavoisier’e öncülük eder. El-Kindi, Einstein’dan 1100 yıl önce 800 yılında izafiyet teorisi ile uğraşır. El-Kindi, ‘Zaman cismin varolma süresidir, zamanla bilinebilen ve ölçülebilen hız ve yavaşlıkta hareketin modaliteleridir’ der. Zaman, mekan ve hareket birbirinden bağımsız değildir, göğe doğru çıkan bir insan ağacı küçük görür, inen insan ise büyük görür’ der [8,9].

18.yüzyılın matematik bilgini Gerolamo Cardano’nun ‘İnsanlığın 12 büyük düşünüründen biri’ dediği Harezmi, Hint rakamlarına sıfır rakamını ekliyerek bugünkü kullandığımız rakamları oluşturuyor [7,8,9]. Fen bilimlerinde deneyle sabit olmayan bilgilere itibar edilmemesi gerektiğini söyleyen Ahmet Fergani, enlemler arasındaki mesafeyi hesapladığı gibi, ekliptik meyli en doğru şekilde hesaplayarak kaşifler arasına giriyor [7,8,9].

Trigonometrik bağıntıları bugünkü kullanılan şekliyle formülleştiren, El-Battani, 877 yılından 929 yılına kadar sürekli astronomik gözlemler yapar. J.E.Montucia 1802′de yayınladığı ‘Histories des Mathematiques’ adlı eserinde “Johann Müller’in bilimsel eserleri çok zengin olmakla beraber, bir zamanlar zannedildiği kadar orijinal değildir. J.Müller’in kendisinden önceki yıllarda, bu konuda yazılmış olan eserler hakkında bilgisi vardı. Bilhassa el-Battani ve Nasirüddin Tusi’diden birşeyler aldı” der [7,8,9]. El-Battani, Tanjant ve Kotanjant’ın tanımını yaparak” Sinüs, Tanjant ve Kotanjant’ın sıfırdan doksan dereceye kadar tablosunu hazırlar ve küresel üçgenlerde, köşelerden birinin dik olması halinde üçgende geçerli olan bağıntıları ortaya koyar [8,9,10].

Ebubekir er-Razi, cerrahide dikiş malzemesi olarak ilk kez hayvan bağırsağını kullanır, tıp biliminde deney ve gözlemin çok önemli olduğundan bahseder ve başhekimi olduğu hastanede görev alacak olan doktorların uzmanlaşmaları gerektiğini söyler [7,8,9]. Ebü’l-Vefa Trigonometriye Sekant ve Kosekant kavramlarını kazandırır. Gözün görülebilir cisimler doğrultusunda ışınlar yaydığını söyleyen Öklid ve Batylamus’a karşı, ‘Görülecek cismin şekli, ışık vasıtasıyla gözden girer ve orada mercekler vasıtası ile nakledilir’ diyerek, yaptığı sayısız denemelerle ‘göze gelen uyarıların görme sinirleri ile beyne intikal ettirildiğini’ söyleyen İbnü-l-Heysem, optik biliminin öncüsüdür [7,8].

Çeşitli maddelerin birbirinden ayirt edilme yollarından birinin, maddelerin özgül ağırlıkları olduğunu söyleyerek sıcak su ile soğuk su arasındaki özgül ağırlık farkını tesbit eden el-Beyruni, 973 yılında ‘Bilimsel çalışmaların, deneylerle isbat edilmesi gerektiğini ve belgelere dayanmasının zorunlu olduğunu’ söyler.

İbnu’n-Nefis 1200′lü yıllarda küçük kan dolaşımını keşfeder [10]. Bursalı Kadızade Rumi 1100′lü yıllarda, ‘Siyasi otoritenin, ilim müesseselerine karışmaması gerektiğini’ söyleyerek zamanın Hükümdar’ı Uluğ Bey’e karşı tavır alır ve istediğini yaptırır [11]. Şerafettin Sabuncuoğlu 1300′lü yıllarda hayvanlar üzerinde ceşitli deneyler yaparak deneysel fizyolojinin öncülüğünü yapar. Sabuncuoğlu, yılan zehirine karşı antidot olarak kullanmak istediği bir tiryakı önce horozlarda, sonra da kendi üzerinde dener [12].

Gıyaseddin Cemşid, Kadızade Rumi ve Ali Kuşçu tarafından ortak hazırlanan ve 1018 kuyruklu yıldızın konumunu içeren ‘Zic-i Gurgani’ isimli yapıt, kronoloji sistemleri, pratik astronomi ve çeşitli kuramsal matematik konularını içerir [13]. Ali Kuşçu, Fatih’in davetini kabul ederek İstanbul’a gelir ve Ayasofya Medresesi Müderrisliğine (Profesörlüğü) getirilir. 15.yüzyılda Mursiyeli İbrahim Akdeniz Haritasını, 16.yüzyılda ise Piri Reis I.ve II. Dünya haritasını çizerek deniz kılavuzu mahiyetindeki ‘Kitab-ı Bahriye’ adlı coğrafya eserini yazar [7].

Bizans Kralı Jüstinyen’in yaptırdığı Ayasofya’nın kubbesine çıkıp, Hz.Süleyman’a hitaben “Ey Süleyman bugün seni geçtim” demesine karşın Selimiye’yi yapan Mimar Sinan, ‘Ey zavallı Jüstinyen, Allah ü Vahidü’l-Ahad, herkesten ve herşeyden üstündür’ diyerek cevap verir [7]. 1630 yılında Hezarfen Ahmed Çelebi uçma denemeleri yapar. Katib Çelebi ise aynı yıllarda yerküreyi, Avrupa, Asya, Afrika, Amerika, Mecellenika (Avustralya) ve kutub bölgeleri olmak üzere altı kıtaya ayırır. Katib Çelebi 14.500 yazar ve yorumcuyu kapsayan “Keşfü’z-Zunun” adlı bibliyografya lugati ile, bir bibliyografya uzmanı olduğunu ortaya koyar [7].

Fatih Sultan Mehmet Han’ın ölümünden sonra medreselerden tabiat bilimlerinin öğretilmesi yavaş yavaş kalkar. Bu dönemden sonra İslam anlayışındaki yetersizlik İslam dünyasının bilim dünyasından silinip yokolmasına neden olur. Araplar batının kölesi konumuna düşerken, tarih boyunca İslamın bayraktarlığını yapan Türkler ise bilim ve teknolojiye gereken ilgiyi göstermemelerinin bedelini fethettiği topraklardan kovularak ve barbar ilan edilerek öder.

İslam dünyasının bilimle uğraştığı parlak dönemlerinde, Avrupanın Hristiyan dünyası büyü, simya ve astroloji ile uğraşıyordu. Halkın kültür düzeyi çok düşük olduğu için bilimle kimse ilgilenmiyordu. Kilise ile daima ters düşen Kutsal Roma İmparatoru Frederik II (1194-1250), Arapça’dan bazı bilimsel eserleri Latinceye çevirtir. Fakat bu çevirinin amacının bilim için mi, yoksa kiliseyi kızdırmak için mi olduğu tartışmalıdır [2]. Onüçüncü yüzyılda Avrupa’da Kilisenin öncülüğünde üniversiteler kurulurken iki de manastır düzeni ortaya çıkar. Bilime katkılarıyla bilinen Fransisken manastırı ve felsefeye katkıları ile bilinen Dominiken manastırı [2].

Dominiken manastırının yetiştirdiği en büyük din düşünürü St.Thomas Aquinas’dır (1225-1274). Skolastizm’in kurucusu olan St.Thomas, ‘bilginin iki kaynağı vardır, biri inanç, diğeri ise doğal akıl yürütmedir. İnanç bilgisini kutsal kitaptan alır; akıl yürütme ise aklın süzgecinden geçirilerek düzenlenen ve yorumlanan duyu verilerini kullanır ve bunun en yüce örnekleri de Eflatun ve Aristoteles’te vardı’ der. Fransisken manastırının yetiştirdiği en büyük bilim adamı ise Roger Bacon’dur (1214-1294). Bacon El Heysem’den etkilenerek optik bilimi üzerinde çalışır. Bacon, eğitim ve deneysel bilimde matematiğin çok önemli olduğunu söyler ve bilimsel çalişmalarda gözlem ve deneyin öneminden bahseder. Oysa bu dönemde Avrupa’da matematik, müslümanların uğraştığı bir alan olarak görülür ve uğraşanlara da iyi gözle bakılmazdı.

14. yüzyılda matbaanın icadı ile 1400-1500 yılları arası Arapça’dan ve Eski Yunanca’dan birçok kitap Latinceye çevrilir. Aristoteles’in tüm kitapları 1495 yılında basılır. Thales’in Mısır’a, İslam dünyasının Bizans ve Hindistan’a yaptığı bilimsel amaçlı seyahatlar gibi Avrupa’dan birçok bilim adamı İslam dünyasına seyahat yaparak bilimsel kitapları toplarlar. Bir kere daha bilimsel eserler Doğu Uygarlığından Batı Uygarlığına doğru yönelir. Eski Yunanca’dan Arapça’ya çevrilen bilimsel eserler yeniden Arapça’dan Latinceye çevrilmeye başlanır.

Rönesans Sonrası Gelişmeler

Kilise ile bilimi bağdaştırmaya çalışan skolastik düşünürlere rağmen Avrupa Rönesans dönemi ile beraber yavaş yavaş kilisenin baskısından kurtulmaya başlar. Rönesans döneminde bilim adamından çok, sanatçı, tarihçi ve politikacı yetişir fakat Heykeltraş, Mimar, Ressam olduğu kadar da Jeoloji, Astronomi, Anatomi ve Fizyoloji ile ilgili yaptığı çalışmalarıyla tanınan Leonardo da Vinci (1452-159) Rönesans döneminde yetişen en onemli bilim adamı olarak da bilinir. Rönesans döneminde zanaatkarların atölyelerinin çok faal olduğu da görülür.
Nicolaus Copernicus’un (1477-1543), evreni yer merkezli değil de güneş merkezli yaklaşımı sadece modern bilimin başlangıcı değil insanın evrende yerini saptamasının da başlangıcı sayılır. Polonya’nın Torun kentinde dünyaya gelen Copernicus çoğu düşüncesini Pythagoras ve Aristoteles’ten alır. Copernicus düşüncelerini kiliseden çekindiği için söylemez. Ancak yaşamının son yılında ağır hasta yatağında iken dostu Osiander tarafından ‘Göksel Kürelerin Dolanımı Üzerine’ adlı yapıtı bastırılır ve başlangıçta çoğu entellektüel tarafından küçümsenir. Martin Luether, Copernicus’a hitaben ‘Bu budala, tüm astronomi bilimini ters-yüz etme hevesindedir. Oysa, kutsal kitap bize, Joshua’nın yerküreyi değil, güneşi durdurduğunu söyler’ der [2,3]. Rönesansın kilisenin hakimiyetini yıkması ve Copernicus’un yaklaşımı ile aydınlanma çağı ve modern bilimin bugünkü anlamdaki şekillenme sürecini başlatır. Bu süreci izleyerek, Tycho Brahe (1546-1601), Johannes Kepler (1571-1630), Galileo Galilei (1564-1642), William Harvey (1528-1626), Nicolaus Steno (1638-1680) ve Isaac Newton (1642-1727), Leonard Euler ( 1707-1783), J.L. Lagrange (1736-1813), P.S.Laplace (1749-1827) gibi bilimadamları bugünkü anlamda modern bilimin temellerini atarlar.

Bilime dayalı Teknolojilerin gelişmesi

Sanayi devrimine kadar teknoloji, mucitler sayesinde daima bilimden önde gider ve Sanayi Devriminden sonra bilime dayalı teknolojiler dönemi başlar. Zanaatkar atölyeleri yerlerini, bilim adamının laboratuvarlarına, Araştırma-geliştirme (Ar-Ge) merkezlerine ve fabrikalara bırakır. Bu dönemde bilimin itici gücü sadece entellektüel merak değil daha çok sermaye olur. Bilimsel gücün para demek olduğunu anlayan birçok tüccar, bilim adamları ile yakın dostluk içerisine girerek onların çalışmalarını finanse eder. Böylece Avrupa, ticari sömürgeciliğin en iyi aracının bilim ve teknoloji olduğunu anlar ve bilime dayalı teknoloji çağı başlar.
Bilime dayalı teknolojinin ilk örneği Thomas Alva Edison’un laboratuvarına, bilimsel gelişmeleri ticari uygulamalara dönüştürerek gerçekleştirdiği elektrik teknolojisidir (elektrik lambası, güç santralı 1887). Henri Ford’un 1908 yılında seri olarak otomobil üretmesi ‘kütlesel üretim’ kavramını da ortaya koyar. 1895 yılında Röntgen’in X ışınlarını keşfetmesi ve arkasından doğal radyoaktivitenin keşfi (1896), Thomson’un elektronu keşfetmesi, Planck’ın kuantum kavramını ortaya atması ve Einstein’in foton kavramı (1905) ve genel rölativite teorisini ortaya koyması, daha önce temeli atılan modern bilimin doğuşunu da simgeler. Bilimin bu doğuşunun temelinde I.ve II. Dünya savaşlarının olması kadar farklı kültürlerin daha önce Eski Yunan’da, İslam dünyasında ve Endülüs’te biraraya gelmesi gibi Amerika Birleşik Devletleri’nde de biraraya gelmesi vardır.

Yoğun madde fiziği, malzeme bilimi ve elektroniğin gelişmesi sonucu bilgisayar ve telekomunikasyon teknolojileri ortaya çıkar. M.Ö.3500 yılı civarında yazının, M.Ö. 170 yılında parşömenin ve 1454′de matbaanın icadı ile gelişen yazılı iletişim, telgraf, sabit görüntülerin elektrikle iletimi, daktilo, telefon, fonograf, televizyon yayını, teleks, haberleşme uydusu, transatlantik fiberoptik kablo, telefax ile yazılı metinlerin yanında, ses ve hareketli görüntüyü de kapsayan telekomünikasyon teknolojilerine dönüşür. Bu sayede bilginin işlenmesi, iletilmesi, depolanması ve enformatik, yazılım, optoelektronik ve fotonik gibi yeni bilim alanları ve bunlara dayalı yeni teknolojiler ortaya çıkar [14]. Transistörün geliştirilmesini izleyen yaklaşık elli yıllık bir süre içinde bilime dayalı “ileri teknolojiler” doğar [15]. Biyoteknoloji, gen mühendisliği ve moleküler biyoloji ile üretim sistemindeki değişimler yanında ürünlerin boyutlarında da bir minyatürleşme olur ve gıda üretimi tarlalardan araştırma laboratuvarlarına doğru kaymaya başlar.

Bilgi Toplumuna Geçiş Sürecinin Başlangıcı

Bilim ve teknolojinin bu serüveni sonucunda, sınırları tanımlanmamış genişlemeye ve aynı zamanda sınırsız ihtiyaçlar yaratmaya yönelik istikrarsız bir yapı olan ‘bilgi toplumu’ ortaya çıkar. Sanayı toplumunda olduğu gibi bilgi toplumunda da insan dahil herşey üretim faktörü açısından ele alınmaktadır. Sanayi toplumunun ihtiyaç duyduğu insan gücünü, iş ve emek ilişkisinin nasıl olması gerektiğini Taylor tanımlamıştı. Bilgi toplumunun gerektirdiği işi ve insan gücünü de W.Edwards Deming tanımlamaktadır. Deming’e göre bilgi toplumunun işçisi sadece söyleneni yapan değil, aktif olarak üretime katılan, asgari bir fen ve matematik bilgisi olan kişiler olmalıdır [16]. Bilgi toplumunun ihtiyaç duyduğu işçilerin %50’sinden fazlası da üniversite mezunu olmalıdır [17]. Böylece bilgi toplumunda ayakta kalarak üretim faktörü olma özelliğini sürdürebilecek modern insanda olması gereken vasıflar uzmanlarca şu şekilde belirleniyor: Teknolojik gelişmelere ve değişimlere adapte olabilme, kendini yenileyebilme yeteneği, ileri teknolojilere aşinalık, teknolojinin sosyal boyutunu kavrayabilme, en az bir yabancı dil bilme ve disiplinler arasında çalışabilme özelliğinin olması.
Bilim ve teknoloji yeni bir toplum şekillendirdiği gibi yeni bir insan gücünü de tanımlamaktadır. Böylece 20. yüzyılın siyasi atmosferini dolduran emek - sermaye ilişkisi, 21. yüzyıla girilirken yerini yönetim-bilgi-sermaye ilişkisine, emeğin performansı da bilginin performansına bırakır. Başında, magazin sayfalarında gösterişci kapitalistler kadar, profesyonel yönetici ve bilim adamlarının da simaları görülmeye başlanır. Serbest piyasa ekonomisi, banka ağları, bilgi ağları, ulaşım şebekesi, çokuluslu şirketler ve sonuç olarak küreselleşme kavramı ortaya çıkar. Böylece insanın faaliyetleri ulusal devletin dışına çıkarak uluslararası mahiyet kazanır. Diğer taraftan ise insan birçok bilgiye ulaşırken insana ait birçok özel bilgiye de kredi kartı, personel bilgi formu vs. gibi formlar sayesinde erişilebilmektedir. Yine şu anda dünyanın birçok yerinde yürütülen ‘Genom’ projesinin sonuçlanması ile insan bir de ‘gen kimlik kartı’na sahip olacak. İnsanın gen haritasını tanımlayan bu kimlik, sosyal statüdeki konumu da belirleyebilecek. Örneğin DNA içerisindeki şifrelere göre anlamlandırılan kodlar sayesinde insanın neye meyilli olduğu tesbit edilecek ve iş bulmada, evlenmede ve herhangi bir yere üyelikte bu kodların çözümüne bakılacaktır. Kodlarından şizofreniye meyilli veya başka bir hastaliğa eğimli gibi anlam çıkartılan insanın yaşamı daha başlamada altüst olabilecek ve daima kontrol altında tutulacaktır.

Bu gelişmeler, insanı belli merkezlerden yönlendirebilme yeteneğini de beraberinde getirerek, birçok gayrimeşru iktidarın meşrulaştırılması rolunü de üstlenir. Bilim, siyasi iktidarların teorik düşünce boyutundaki haklılığını doğrulamanın peşinde koşturulurken, teknoloji de toplumun kontrol altına alınması yönünde geliştirilmektedir. Gelişmiş ülkelerin harcamalarına bir gözatıldığında, yatırımların çoğunun insanı hedef alan savaş teknolojisine veya insanın eylemlerini denetlemeye dayanan kontrol mekanizmalarının geliştirilmesine yönelik olduğu görülür. Modern insan, sanki hemcinsini mahkum etmeye veya yoketmeye yönelik programlanmış gibi üretmektedir.

Bilim ve teknoloji, şekillendirdiği yükseköğretim kurumlarında üretilen modern köleleri eliyle bir taraftan kendine endeksli toplumu ortaya çıkartırken diğer taraftan da ürünleri ile doğayı nükleer çöplük haline getirmekte ve kozmosu kaosa doğru sürüklemektedir. Bu nedenle gözükapalı kölelerini ürettiği oran da gözükapalı karşıtlarını da üretmeye başlamıştır. Özellikle 1960′lı yıllardan itibaren alevlenen çevrecilik hareketleri sonucunda, teknolojinin hoyrat ve sınırsız gelişimine müdahale etme düşüncesi ile ‘yumuşak teknoloji’ kavramı gündeme gelir.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !